Çevre Makaleleri

Sürdürülebilir Kalkınma'nın küresel çöküşü

5 Haziran 1972 tarihinde, Birleşmiş Milletler tarafından ilk defa toplanan Çevre Konferansı, 113 ülkenin katılımıyla gerçekleştirilmiş ve çevre-insan kavramları toplantıların temelini oluşturmuştur. 5 Haziran Dünya Çevre Günü de bu toplantıda ilan edilmiştir.

Stockholm’de başlayan toplantılar serisi ufak çaplı konferanslarla birçok ülkede gerçekleştirilmiş, bilim çevreleri ve hükümetler çevre sorunlarını doğa-insan temelinde tartışmaya devam etmiştir.

20 yıl sonra, iki kutuplu dünyanın sona erdiği, soğuk savaşın kısmen kapandığı, dünya siyasetinin tek kutup ekonomi-politikalarıyla şekillendirildiği bir süreçte, 3-14 Haziran 1992 tarihlerinde Birleşmiş Milletler, Brezilya’nın Rio kentinde “Çevre ve Kalkınma” Konferansını gerçekleştirdi. Bu konferansın en önemli özelliği kalkınma temelinde şekillenmesiydi. Yapılan toplantılarda, ülkelerin çevre ve kalkınma alanlarındaki sorumlulukları, Gündem 21 ve ormanların sürdürülebilir yönetimi gibi konularda ilkesel kararlar alınmıştır. Bu gibi temel konuların yanında, somut olarak, İklim Değişikliği Sözleşmesi ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi imzaya açılmıştır.

Tüm bu konferansların sonuncusu 26 Ağustos 2002 tarihinde Güney Afrika’nın Johannesburg kentinde toplanmış ve konferansın başlığı “Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesi” olarak belirlenmiştir.

Bu tarihsel süreç içerisinde, uluslararası alanda birçok önemli sözleşme imzalanmış, ülkelerin askeri ve ekonomik işbirlikleri dışında çevre sorunları konusunda ortak çalışmalar yapmalarının önü açılmıştır. Bu çalışmalarda çevre sorunlarının küresel yani tüm dünya ülkelerinin ve halklarının ortak sorunu olduğu görülmüştür. Yapılan konferanslarda, çevre kavramının içerisine, insanların barınma, beslenme, yoksulluk gibi sorunlarının yanında, sanayileşme, ekonomi politikaları, kentleşme, alt yapı sorunları gibi doğaya verilen her türlü zarar da tartışılmıştır.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta ise; 1972 yılında düzenlenen konferans ile 1980’lerin sonlarına doğru değişen dünya düzeni sonucunda 1992 yılında toplanan Rio Konferansı arasındaki öngörü farklılıklarıdır.

Stockholm konferansının ana teması insan ve çevre iken, 1992 yılında düzenlenen Rio Konferansı’nın ana teması “kalkınma” olarak belirlenmiştir.

Kalkınma olmadan çevre mi olur canım?

Dünyada kalkınmanın silah sanayi, kozmetik sektörü, uyuşturucu ve inşaat sektörü üzerinden geliştiğini bir kenara koyacak olursak, bu sorunun karşılığı aslında başka birçok soru olabilir: Kalkınma nedir? Kalınmanın temel ilkeleri nelerdir? Nasıl bir kalkınma? Hangi yaklaşıma göre kalkınma? Kimin kalkınması?
Bu sorulara cevap verilmeden “Sürdürülebilir Kalkınma”yı tartışmak, sulak alana inşaat yapmak kadar tehlikeli ve bir o kadar da ranta açıktır.

Kalkınma kavramını tartıştırmayan, çıkardıkları kanunları, imzaladıkları anlaşmaları kamu ile paylaşmadan, iktidar araçları ile kamuya kabul ettiren kimi zaman da insanları kendileri için iyi olduğuna inandıran totaliter yaklaşımlar dünyanın yaşam alanlarını etkileyecek olan “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramını da kamufle etmektedir.

Sürdürülebilir kalkınmanın, kalkınma yaklaşımını anlamak için “0.5 lt” olarak paketlenen pet şişelere veya ulaşım politikalarına bakmak yeterli olacaktır.

Suyun paketlenmesinde harcanan enerjiden, tüketilen hammaddeye kadar ciddi çevre sorunlarına neden olduğu bilinmektedir. “Sürdürülebilir Kalkınma”ya göre ise bu tüketim çılgınlığı meşrudur ve bu çılgınlık “kirleten öder” mantığı ile kontrol altına alınmaya çalışılır, bir yandan da çevre teknolojileri kullanılarak atığın azaltılması hedeflenir ama neden 0.5 litrelik bir suyun paketlendiği sorgulanmaz. Bu yaklaşıma göre hem kalkınılır hem de çevre korunmuş olur. Aslında kalkınan suyun paketlenmesinden satışına kadar geçen süreçteki fabrika sahipleridir. Yani daha açık söylemek gerekirse kapitalist ekonomi içerisindeki sermaye sınıfıdır. İşte tam da bu noktada üretim sürecinin, ekonomi politikası ile beraber ekolojik sorunlara müdahil olduğunu görebiliriz.

Türkiye'de Sürdürülebilir Kalkınma politikalarının uygulanmaya çalışıldığını kabul edersek, ki böyledir, (2872 sayılı Çevre Kanunu’nda yapılan son değişikliklerle ve önceki uygulamalarla beraber) kent içi ulaşım politikalarında kalkınmacı bir yaklaşımın egemen olduğunu görebiliriz. Bu kalkınmacı yaklaşım kendisini, rant için kenti planlamaya ve sosyal çalışmalardan uzaklaşmaya itmektedir. Ankara özelinde bakacak olursak ki bu kent birçok kente örnek teşkil etmektedir, bireysel araba kullanımının katlı kavşaklar ve yol genişletme çalışmaları ile arttırıldığı, toplu taşımanın işlevsizleştiği yani sağlıksız, zamanında ulaşım sağlayamayan, yetersiz ulaşım araçlarının kullanıldığı, öte yandan metro çalışmalarının bitirilmediği görülebilir. Buradaki kalkınma yaklaşımı da otomobil fabrikalarının ve petrol satıcılarının kalkınması üzerine kurulmuştur. Kentlilerin hakkı olan sağlıklı toplu taşıma sistemi ise geri plana atılmıştır.

Neler Oluyor?

Dünyaya bakacak olursak; UNDP (BM Kalkınma Programı) tarafından 2006 yılında yayınlanan insani gelişme raporuna göre; 385 milyon insan günde 1 dolardan az parayla yaşıyor, 660 milyon insan 2 dolardan az parayla yaşamı sürdürüyor; en zengin % 20, dünya gelirlerinin dörtte üçüne sahipken, en yoksul %20 dünya gelirinin %1,5’una sahip; dünyanın en zengin 500 kişisinin, en yoksul 416 milyon kişisinden daha fazla geliri bulunuyor; 1.1 milyar insanın güvenli suya erişimi yok; 2.6 milyar insanın gelişmiş sağlık koşullarına erişimi yok; Avrupa’da ortalama su kullanımı 200–300 litre/gün ve Amerika Birleşik Devletleri’nde 575 litre/gün olmasına rağmen kalkınmakta olan ülkelerde yaşayan halkın beşte biri insan hakkı olarak kabul edilen en az 20 litre/gün suya ulaşamamaktadır. Kalkınmakta olan ülkelerde en zengin halkın %20’si şebeke sistemi ile ulaşan suyun %85’ini, halkın en yoksul %20’lik kısmı ise sadece %25’ini kullanabilmektedir. Cakarta, Manila, Lima ve Nairobi’de dar gelirli aileler, su tüketimleri karşılığında New York, Londra ve Roma’da refah içinde yaşayan insanlara göre 5–10 kat daha fazla bedel ödemektedirler. Yirminci yüzyıldaki çatışmalarda, daha önceki 4 yüzyıldaki toplamın yaklaşık 3 katı kadar insan yaşamını kaybetmiştir. Doğal kaynaklar, sivillere uygulanan yasa dışı vergiler, haydutluk ve yağma, düşük gelirli ülkelerde çatışmaları finanse etmektedir.

Asya’da Yangçe, Mekong, Salween, Ganj ve İndüs nehirleri yok olma tehlikesi altındadır. Yine SSCB’de uygulanan aşırı sanayileşme ve hızlı kalkınma mantığı, Aral Gölü ve bu göle bağlı nehirleri kurutmuştur. Bölgedeki tüm canlılar yok olmuştur. Ayrıca yine Sovyet dönemindeki nükleer denemeler Kazakistan’ın Semi-Palanski bölgesinde ve ayrıca hala Çin’de uygulanan nükleer denemeler yüzünden Uygur Bölgesi’nde doğan her 10 çocuktan 1’i sakat doğmaktadır. Avrupa'da Tuna, Latin Amerika'daki Rio de La Plata ve Rio Grande, Afrika'daki Nil ve Avustralya'daki Murray-Darling risk altındaki nehirler listesinde yer alıyor. Ganj ve Rio Grande nehirlerindeki suyun, tarım ve insani ihtiyaçlar için aşırı tüketiminin bu nehirlerin kurumasına yol açacağı da açıklandı. İndüs ve Nil Nehri küresel ısınma, Mekong kontrolsüz balıkçılık, Yangçe sanayileşmenin getirdiği kirlilik nedeniyle tehdit altında. Rio de La Plata, Tuna ve Salween nehirlerinin suyuysa barajlar ve gemicilik için hazırlanan altyapı projeleri nedeniyle çekiliyor.

Türkiye de ise;

19 milyon insan açlık sınırında yaşıyor, her beş kişiden dördü belediye hizmetlerinden yararlanmakta ve çevre sağlığı açısından belediyelerin vereceği hizmete bağlı bir yaşam sürmekte, belediyelerin %69’u kanalizasyon şebekesine sahip, mevcut 3225 belediyenin 324’ünün atıksuları, 195 atıksu arıtma tesisi ile arıtılmakta, 3225 belediyeden içme ve kullanma suyu arıtma tesisi ile hizmet verilen belediye sayısı yalnızca 304, katı atık depolama tesisleri sayısı yalnızca 46, tehlikeli atıkların sadece yüzde 5'i kuralına uygun yok ediliyor, %40’ı da yakılıyor, tehlikeli atık yakma tesislerinin yapımı için gereken toplam yatırım 2004 fiyatlarıyla 853 milyon avro, depolama alanları yapımı için ise 110 milyon avro gerekiyor. Türkiye’de yılda ortalama 13500 hektar ormanlık alan yanarak yok oluyor, geçen yıl çıkan yangınların 8’ine çöplükler neden oluyor. Amik Gölü, Avlan Gölü, Hotamış, Eşmekaya sazlıkları gibi sulak alanlar kaybediliyor. Beyşehir Gölü, Tuz Gölü süratle kirlenmekte yüzey alanları küçülmektedir, 135’i uluslararası öneme sahip olan 500 sulak alanımızdan RAMSAR Sözleşmesi listesine dahil edilen 12 alanda ciddi oranlarda kuruma ve kirlenme mevcuttur, tüm dünyada koruma altına alınan alanların ülke yüz ölçümlerine oranı yüzde 12.8’dir. Türkiye'deyse aynı oran sadece yüzde 3.9’dur. Fethiye'ye fosseptik, Tuz Gölü'ne kanalizasyon akıyor, Kekova'yı yatlar, Foça'yı balık çiftlikleri yok ediyor. Bu yılın ilk ayında kükürt dioksit (SO2) ortalamaları, geçen yılın aynı ayına kıyasla Gaziantep’te yüzde 93, Kırıkkale’de yüzde 47, Tekirdağ’da yüzde 46, Manisa’da yüzde 44 ve Kocaeli'nde (Merkez) yüzde 33 oranında arttı. Dilovası’nda kanser oranı ülkemizdeki genel ortalamanın neredeyse üç katına ulaştı. Milyonlarca yıl sürecek olan bir kıyı tahribatına ve doğal olarak da çevre katliamına yol açacak Karadeniz Otoyolu tamamlandı. Alınan yargı kararlarına rağmen Bergama Ovacık Altın Madeni başta olmak üzere birçok yerde siyanürle altın madeni işletmeciliği hala devam etmektedir. Tarihi ve kültürel mirasımız kalkınma uğruna Hasankeyf, Allianoi, Munzur’da yok edilmeye çalışılmaktadır. Ve ülkemiz nükleer enerji santrali olmadan nükleer kaza yaşayan tek ülkedir…

Yeni bir istihdam alanı: Projecilik…

Sürdürülebilir Kalkınma’nın ve bu yaklaşımı savunan AB sürecinin yansımaları ise mantar gibi türeyen projeciliktir.

İmzalanan onca ulusal ve uluslararası antlaşma sonunda, üniversitelerden, mahallere kadar, adı “sürdürülebilir kalkınma” ile başlayan birçok topluluk, dernek v.b. kurulmuştur. İçerisinde, çevre, insan, ekonomi, kalkınma gibi kavramları belirten cümleler tüzüklere yazılmış, sonra “ver elini AB fonları” denilmiştir. Bugün küçük bir araştırma ile bile Sürdürülebilir Kalkınma üzerinden zengin olan insanları bulabiliriz. Ülkemiz tarihine “proje” kelimesi de bu süreçte yer etmeye başlamıştır. “Proje Geliştirme” eğitimleri verilerek standartlaştırmalara gidilmiştir. Fikirsel standartlaştırmalara… Ya o fikirsel standartlaştırma formatında “proje” geliştireceksiniz ya da avucunuzu yalayacaksınız…

En ufak idari birimin yapması gereken çalışmalar artık proje avcılarının ellerinde şekillenmeye başladı. Hükümetlerin, Meclis’te üretilen politikalar üzerinden harekete geçmesi ve bu çalışmaları da idari birimleri içerisinde kendi yarattığı özgün kaynaklar aracılığı ile yerine getirmesi gerektiğini unutmamak gerekir. Ancak reel durumda, projeciliğin bu yaklaşımın tersine işlediği görülebilir. İdari, teknik kadrosu ve ekonomisi ile bağımsız ve planlı bir biçimde çevre ile ilgili yapılması gereken çalışmalar devlet kurumları tarafından proje yazılarak yapılmaya çalışılıyorsa, devlet tarafından başka mercilere veriliyorsa hatta bu başka mercilerde dernekleri bırakın proje yazan özel firmalar olmaya başlıyorsa burada artık durup düşünmek gerekir. Para verilen projelerin içeriğinin verimliliğinin tartışmak ise bambaşka bir mevzudur. Tam bu noktada, bu yaklaşımların, Sürdürülebilir Kalkınma kavramını ortaya koyan hükümetlerin ve bu hükümetlerin temelini oluşturan büyük sermaye gruplarının (Dünya Bankası, IMF v.b.) ortaya çıkardığı “Governance” (Yönetişim) ve “sosyal sermaye” gibi yaklaşımlar üzerinden şekillendiğini görmek “pazılları” yerine koymak adına yararlı olacaktır.

Dünya ve Türkiye’de yaşanan çevre sorunlarının hala devam ettiğini düşünecek olursak bu yaklaşımların artık anlamını yitirdiğini ve gerçek problemleri kamufle ederek biz çıkarları olmayan insanları kandırdığını görebiliriz.

Sürdürülebilir Kalkınma, sınıfsal farklılıkların “sürdürülmesini”, dünyayı parmakları ucunda oynatanların çevre sorunlarına takılmadan oyunlarını “sürdürebilmesine” olanak sağlamaktadır.

Sona doğru…

1970´lerden itibaren dünya kamuoyunda çevre sorunlarının bu denli yer alması ve böylesi birçok uluslararası olumlu konferansın yapılmasına rağmen, uluslararası boyutta da, tıpkı ulusal boyutta olduğu gibi çevresel değerler korunmamaktadır. Konferanslar göstermiştir ki; Birleşmiş Milletler´in mevcut yapısında bile ülkeler arası eşitlik olmadığına göre, dünyadaki temel adaletsizlik ve ekonomik yapı devam ettikçe soruna sağlıklı bir çözüm getirilememekte veya ortaya konulan çözümler kimi zaman belirli çıkar gruplarının yararı için oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Ekolojik dengeyi krize sokan ülkeler, şimdi, çevre koruma endüstrisi adı altında yaptıkları ihracatla dünyayı sömürmeye devam etmektedirler. 1995 yılında, Almanya`da 27, ABD`de 80, Japonya´da 30, Fransa´da 12, İngiltere´de 9 milyar dolarlık çevre koruma endüstrisi ihracatı yapılmıştır.

En azından uluslararası düzeyde sağlıklı bir çevre hukukunun yerleşmesi için çevre kavramının uluslar üstü bir kamu yararı kavramı olarak kabul edilmesi, çevre bilincinin geliştirilmesi, verilen zararların sorumluluğun yüklenilmesi ve bu kapsamda oluşturulacak uluslararası kararların ciddi bir şekilde ulusal ve yerel çapta uygulanması gerekmektedir.

Sürdürülebilir Kalkınma Yerine Sürdürülebilir Yaşam

Tüketim üzerine dayanan bir ekonomik yapı ile doğanın kendisini sürdüremeyeceği açıktır. Bu açıklık Küresel Isınma problemiyle ete kemiğe bürünmektedir. Sürdürülebilir Kalkınma yaklaşımını öne süren iktidarlar ise böyle önemli bir sorunun çözümü için somut çalışmalar yapmamaktadırlar. Kyoto Protokolü ile karbon ticaretini ve karbon borsasını tartışanların öte yandan Sürdürülebilir Kalkınmayı ortaya sürmeleri vahim bir düşünce erozyonu içerisinde olduklarının en büyük göstergesidir.

Bu noktada, yapılması gereken “Sürdürülebilir Yaşam” kavramını geliştirmek, altını doldurmak ve tüm dünya insanlığını bu kavram çerçevesinde yaşamı sürdürmeye çağırmaktır. İçerisinde bulunduğumuz tüketimci kalkınma yerine, paylaşımcı, gereksinimlere dayanan, mühendislik biliminden kamu yararı için yararlanan yeni bir yapılanmaya gidilmesi ivedilikle yapılması gerekenler arasında yer almaktadır. Aksi takdirde, hastalıklarla, kirlilikle karşı karşıya kalacak yoksul halk kitleleri haline dönüşmemiz olasıdır…

Baran BOZOĞLU
11 Şubat 2008
Çevre Mühendisi
ODTÜ Kentsel Politika Planlama ve Yerel Yönetimler Y.Lisans Öğrencisi
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası
Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi

 

 

2020 YILINDA DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’DE ÇEVRE (Prof. Dr. Göksel N. Demirer)

Göksel N. Demirer

ODTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü 06531 Ankara

Bu çalışma Türk Tabipleri Birliği (TTB) 50. Büyük Kongresi’nin özel gündemi olan “2020 Yılında Nasıl bir Tıp/Sağlık/Ülke/Dünya Ortamı Öngörülebilir ? Oluşturulabilir ?” teması altında yeralan başlıklardan biri olan çevre konusunun, eşitlikleri derinleştiren mevcut baskın eğilim-lerin sürdüğü ve eşitsizlikleri yok edecek biçimde tersine çevrildiği koşullarda, 2020 yılı için öngörülmesini/projekte edilmesini hedeflemiştir.
Geleceğe ilişkin herhangi bir öngörü/projeksiyon, konu üzerinde bugün varolan durumun kendisine yol açan tüm dinamikleri ile değer-lendirilmesini gerektirir. Bunun ilk aşaması ise varolan durumun gerçekçi bir “fotoğrafının çekilmesi” dir. Bu çerçevede bu çalışmanın ilk bölümünü dünya ve ülke boyutlarıyla çevre sorunlarının genel bir “fotoğrafı” oluşturacaktır. Yer sınırlaması nedeniyle bu bölümde sadece genel bilgiler aktarılacak ve ilgili okuyucuya pekçok altbaşlık için bir kaynak dizini sunulacaktır . İkinci bölümde, yaşanmakta olan çevre sorunlarına yol açan dinamikler ele alınacaktır. Üçüncü ve dördüncü bölümlerde ise sözkonusu iki farklı senaryo için çevre sorunları alanında geleceğe ilişkin projeksiyonlara ve saptamalara yer verilecektir.

1. Günümüzde Çevrenin Durumu

1.1. Dünya

Dünyada çevrenin durumunun genel bir çerçevesinin çizilmesi için ilk olarak Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın (UNEP) 1997 yılında yayınladığı "Global Environment Outlook" (Küresel Çevreye Bakış) isimli rapordan kimi alıntılar yapılacaktır.
İlk önce genel belirlemeler:

 21. Yüzyılda dünyada toplumsal, kurumsal ve ekonomik alanlarda köklü değişimler ve ülkeler arası ve içi eşitsizliğin artışı sürecek-tir.
 Dünya nüfusunun çok büyük bir bölümü daha da yoksullaşacaktır.
 Gelişmekte olan ülkelerde yasal, kurumsal, teknolojik, vb. bazda görülen kimi iyileşmelere karşın, çevre sorunları son on yılda hızla artmaya devam etmiştir. Bu ülkelerdeki çevre sorunları sahip oldukları sosyo-ekonomik yapı ile doğrudan ilintilidir.
 Dünyanın "sürdürülebilir" bir geleceğe gidiş hızı beklenilenin çok altındadır ve altında kalacaktır..
 Ulusal ve uluslararası fonlar çevresel bozulmanın önünü almaktan uzaktır.
 Doğal kaynakların bugünkü biçimiyle tüketilmeye devam edilmesi, yeterli çevresel önlemlerin varolmaması ve yenilenebilir kaynak-lara geçilememesi gelecekte açlık başta olmak üzere pekçok sorun ve karmaşaya yol açabilecektir.
 Doğal döngülerdeki değişimler, mevsim değişikliği, ozon tabakasındaki delinme/incelme, asidifikasyon, vb. küresel çevre sorunları arasındaki karmaşık etkileşimler pekçok ülkeyi kendi olanaklarıyla çözümlemeleri olası olmayan yerel, bölgesel ve küresel ölçekte çevre sorunları ile karşı karşıya getirmiştir.
 Kalıcı (persistent) organik kimyasalların alıcı ortamlara verilmesi daha önceleri bilinmeyen pekçok sağlık riskini çok önemli hale getirmiştir.
Bu çarpıcı belirlemelerden sonra çevre sorunları bazında bölgesel durum ve eğilimler çok genel hatlarıyla aşağıdaki gibi özetlenebilir:

Çevre sorunları -niteliği ve boyutları bölgelere göre farklılıklar göstermekle beraber- dünyanın heryerinde yoğun olarak yaşanmaktadır. Örneğin Kuzey Amerika ve Avrupa'da sürdürülemez bir yaşam biçimi kaynaklı ve sınırlarötesi boyutu da olan çevre sorunları insan sağlığı için büyük bir riskler oluşturmaktadır. Ama daha acil olmak üzere, Afrika, Batı Asya ve Asya-Pasifik bölgelerinde yoksulluk ve açlık en önemli sorunlardır.

Gelişmekte olan piyasa ekonomisine sahip bölgeler (Doğu Avrupa, Güneydoğu Asya ve Latin Amerika'nın bazı bölgeleri) yükselen enerji talebi ve endüstrileşme kaynaklı diğer olumsuz çevresel gelişmelerle karşı karşıyadır. Bu gidişat asidifikasyon, sera gazı emisyonları, vb. kaynaklı olarak gözlenen alıcı ortamların hızla bozunması; hava, su ve toprak kalitesinin hızla bozulmasına ve ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır.

Dünyanın birçok bölgesinde geçerli olan yaygın yoksulluk, üretim ve kalkınma hızının üzerindeki nüfus artışı, bunlarla bağlantılı küre-sel çevre sorunları yine küresel bir çözüm arayışını da zorunlu kılmaktadır. Her ne kadar gerekli teknolojiler olsa da, ekonomik baskılar ve yiyecek sağlama, barınma, vb. acil sorunlar gelişmekte olan ülkelerin daha temiz ve etkin üretim yöntemlerini benimseme hızlarını yavaşlat-maktadır.

Çevrenin hızla bozulması ve doğal kaynaklarının hızla tüketilmesine gerekçe olarak her ne kadar hızla artan dünya nüfusu gösterilse de, varolan üretim biçimi, kaynakların etkin olmayan biçimde kullanılması, atık üretimi, endüstriyel kirlenme ve yoğun kirlenmeye neden olan tüketim biçimleri de çok önemli etkenlerdir.

Dünyada yoğun olarak yaşanan başlıca çevre sorunları ve bunların bölgesel durum ve eğilimleri (Tablo 1, 2 ve 3) aşağıdaki başlıklar halinde gruplanabilir:

Toprak:

Besin kıtlığı ve yoksulluğun çok yoğun olduğu Afrika, Batı Asya ile Asya-Pasifik ve Latin Amerika'nın bazı bölgelerinde ekilebilir toprakların yetersiz oluşu sonucu yoğun ve sürdürülebilir olmayan tarım politikaları benimsenerek birim zamanda topraktan elde edilecek ürün miktarı maksimize edilmektedir. Bu uygulama ise etkin bir toprak ve su yönetiminin olmayışını da beraberinde getirmektedir. Bunun sonucunda biyoçeşitlilik azalmakta, erozyon, toprağın nem tutma kapasitesindeki azalma, topraktan besin (nutrient) kaybı gibi önemli sonuç-lar ortaya çıkmaktadır.

Kentleşme, endüstrileşme, vb. nedenlerle verimli toprak kaybı bir milyardan fazla insanın yaşadığı 110 gelişmekte olan ülkeyi ciddi bir risk altında bırakmıştır.
Ormanlar ve biyoçeşitlilik:

Ormanlar ve biyoçeşitlilik bazında endüstriyel ve tarımsal etkinlikler yine gelişmekte olan ülkelerde ciddi bir sorun oluşturmakla beraber gelişmiş Kuzey ülkelerinde ormanlar ve biyoçeşitlilik büyük ölçüde koruma altına alınmıştır. 1980-1990 arasında dünya ormanları %2 oranın-da bir azalma yaşamış, bu azalmanın neredeyse tamamı yine gelişmekte olan ülkelerde gözlenmiştir. Dünyadaki biyoçeşitliliğin %80'inden fazlasını oluşturan ve Latin Amerika, Karayipler ve Asya'da bulunan ülkelerde yaşanan biyoçeşitlilik kaybı oldukça yüksek düzeydedir. Or-man ve biyoçeşitlilik kaybının ana nedenleri arasında hava kirliliği, asidifikasyon, tarım zararlıları, yangınlar, kontrolsüz sanayileşme, kent-leşme ve tarımsal etkinlikler kaynaklı atıkların doğal ortamlara arıtılmadan verilmesi gelmektedir.

Su Kaynakları:

Yüzey ve yeraltı suları ile ilgili sorunlar dünyanın tüm bölgelerinde yaşanmaktadır. Ancak küresel ölçekte su kaynaklarına ilişkin asıl so-run miktardan öte kalite ve dağılımdır. Hergün dünyada 25000 kişi düşük su kalitesi ile bağlantılı hastalıklardan ölmekte ve su ile taşı-nan/bulaşan hastalıklar dünya çapında en önemli hastalık ve ölüm nedeni olmayı sürdürmektedir. Dünya nüfusunun yaklaşık 1/3’lük bölümü (1,7 milyar insan) sağlıklı içme suyundan yoksundur. 21. yüzyılın başlarında dünya nüfusunun 1/4'lük bölümünün daha kronik su kıtlığı ile karşı karşıya kalacağı öngörülmektedir. Batı Asya, Afrika ile Asya Pasifik bölgelerinde su kaynaklarının geliştirilmesi ve etkin yönetimi çok öncelikli konulardır. Avrupa ve Kuzey Amerika’da ise ku kaynaklarının başlıca tehditleri arasında kimyasal atıklar ile kirlenme (kontaminasyon), ötröfikasyon ve asidifikasyon gelmektedir. Su kaynaklarını tehdit eden diğer unsurlar arasında tarımsal etkinlikler ve kent-leşme kaynaklı yaygın kirletici kaynaklar, yüksek su ihtiyacının olduğu büyük kentlerde su temini amaçlı yapılan drenajlar ile tuzlanan yeraltı suyu kaynakları ile büyük ölçekli hidrolik enerji yatırımlarının su kaynakları üzerindeki olumsuz etkileri sayılabilir.

Deniz Kirliliği:

Dünya nüfusunun %60’ı deniz ya da okyanus kıyısına 100 kilometrelik bölgede yaşar ve yaklaşık 3 milyar insan yiyecek, ulaşım, atık depolama, vb. için denizleri ve deniz habitatını kullanır. Dünyadaki kıyısal alanların 1/3’ü özellikle kara kökenli kirleticiler ve yapılaşma ne-denleriyle yüksek bir bozulma (degradation) riski ile karşı karşıyadır. %80’lik bir oran ile en büyük risk altındaki kıyılar Avrupa kıyılarıdır. Bunu %70 ile Asya ve Pasifik kıyıları izlemektedir. Petrol sızıntıları Batı Asya ve Karayip bölgelerini yoğun olarak etkilerken, turizm amaçlı yapılaşma ve oluşan yoğun kirlilik özellikle gelişmekte olan ülkelerin kıyısal bölgeleri ile adaları başta olmak üzere tüm dünya kıyısal alanla-rını olumsuz etkilemektedir. Bunlara ek olarak kontrolsüz ve aşırı avlanma ve yoğun kirlilik sonucu -küresel olarak- balık avlama sahalarının %60’ı büyük ölçüde tüketilmiştir.

Hava Kirliliği:

Dünyadaki tüm büyük kentler hava kirliliğinden yoğun olarak etkilenmektedir. Batı Avrupa'da hava kirliliği en önemli çevre sorununu oluşturmaktadır. Önceden sadece Avrupa ve Kuzey Amerika'nın bazı bölgelerinde gözlenen asit yağmurları ve hava kirliliğinin sınırlarötesi taşınımı sorunları Asya-Pasifik ve Latin Amerika'da da gittikçe yoğun bir biçimde gözlenmektedir. Ozon tabakasındaki incelme/delinme tüm önleme çabalarına karşın artarak sürmektedir. Bunun önemli nedenleri arasında yasaklanmasına karşın ozon tabakasına zarar veren mad-delerin illegal üretim ve kullanımı vardır. Küresel ısınma da benzeri biçimde sürmektedir. Enerji ihtiyacının ve dolayısıyla tüketiminin hızla arttığı dünyamızda enerji kullanımı kaynaklı hava kirliliğide hızla artmaktadır. Örneğin 1990-2010 yılları arasında Asya Pasifik bölgesinde %100, Latin Amerika'da ise % 50-77'lik bir enerji tüketim artışı öngörülmektedir. Hava kirliliği oluşumundaki yoğun katkılarına karşın yakın gelecekte fosil bazlı yakıtların birincil enerji kaynağı olarak kullanımının süreceği de öngörülmektedir.

Üretim ve Tüketim Biçimleri:

Varolan üretim ve tüketim biçimlerinin diğer tüm olumsuzlukları yanında neden olduğu yoğun doğal kaynak israfı ve atık üretimi halk sağlığını ve refahını olumsuz yönde etkilemektedir. Özellikle gelişmekte olan ülkeler kontrolsüz endüstrileşme kaynaklı çevre sorunlarını yoğun olarak yaşamaktadırlar.

 

 

Küresel Isınma Nedir?

KÜRESEL ISINMA TANIMI VE SEBEPLERİ

İnsanlığın yerleşik yaşama geçişinden bu yana, dünya iklimi neredeyse değişmeyen bir gidiş izliyor; sıcaklıklarda herhangi bir ciddi değişim olmuyor. Bu nedenle bizler de gerek hava sıcaklıklarının gerekse iklim desenlerinin dünya tarihi boyunca hep aynı kaldığını, değişmediğini düşünüyoruz. Ne var ki iklimbilimcilerin bulguları hiç de böyle olmadığını gösteriyor. Gerçekte dünya iklim sistemi, durgun bir yapıda olmaktan çok uzak. Yüzlerce milyon yıllık sıcak dönemler, bunların ardından gelen onlarca milyon yıllık soğuk dönemler; soğuk dönemlerin içinde yüz bin yıllık periyodlarda ve yaklaşık on bin yıl süren ılık vahalar var. Kısacası dünya zaman zaman değişen sürelerle hem ısınıyor hem de sonra yeniden soğuyor.
Küresel ısınma nedir?
İnsan tarafından atmosfere verilen gazların sera etkisi yaratması sonucunda, dünya yüzeyinde sıcaklığın artmasına küresel ısınma deniyor. İklim sisteminde vazgeçilmez bir yere sahip olan sera gazları, güneş ve yer radyasyonunu tutarak, atmosferin ısı dengesini sağlıyorlar. Sera gazlarının bulunmaması durumunda yeryüzünün sıcaklığının bugüne göre 30°C daha soğuk olacağı hesaplanmıştır. Sera etkisinin artması, troposferin ısınmasında, stratosferin de soğumasında en önemli etken olarak gösteriliyor

Sera Gazları:

Isınma ve buna bağlı olan iklim değişikliği doğal bir sürecin sonucu iseler, sonuçların etkilerini hafifletecek tedbirler üzerinde düşünmek gerekmektedir. Oysa, önceleri dar bir bilimsel çevrede başlayan, daha sonra giderek bilimsel kanıtlarla beslenen olguya göre, özellikle 20. yüzyılda görülen ısınma artışının en önemli sebebi, insan faaliyetleri sonucu üretilen çeşitli gazların, atmosferdeki oranlarının beklenmedik ölçüde artmasıdır. Dolayısıyla, ısınmaya yol açan gazların salım kontrolunun insanın elinde olduğu anlaşılmış ve iklim değişikliğini önleme çabaları, bu gazların çıkış kaynaklarını bulmaya ve denetim altına almaya yönelmiştir.

Bu gazların önemli bir kısmı, yer yüzünden atmosfere doğru yansıyan güneş ışınlarından, özellikle ısıtıcı nitelikteki kızılaltı ışınlarının dışarıya kaçmasını engellemekte, dolayısıyla yüzeye yakın bölgelerin ısınmasına yol açmaktadır. Bu fiziksel olay, seralarda kullanılan plastik veya cam örtülerin seranın içinin ısınması olayına yol açmasına benzediğinden, söz konusu gazlara "sera gazları" adı verilmektedir.

Sera gazlarının türleri, atmosferdeki artış oranları ve kaynakları aşağıda verilmektedir:
- Karbon dioksit (CO2),
- Metan (CH4) ve karbon monoksit (CO) gazları
- Azot oksit (N2O) gazı
- Halokarbon gazları

Küresel Isısnmayla İlgili Felaket Senaryoları:

Sıcaklık artışının yukarı enlemlerde ve kutup bölgelerinde,dünya ortalamasına oranla iki katı kadar artması beklenmektedir.Felaketler zincirinin;
- Buzulların erimesi,
- Deniz suyu seviyesinin 60cm kadar yükselmesi,
- Taşkınlar, kıyı kesimlerde toprak kaybı,
- Temiz su kaynaklarının denize karışması ve su sorunu,
- Yüksek sıcaklık artışıyla görülen aşırı buharlaşma ve kuraklık sonucu yangınlar,
- Göl ve ırmak sularında %20’lik azalma,
- Bu değişikliklere dayanamayan bitki ve hayvan türlerinin yok olması ya da azalması,
- Aşırı ısınma nedeniyle virüs türlerinde değişiklik olması ve salgın hastalıkların artması,
- Oluşacak göç dalgasıyla, yerel ve global ölçekte taşıma kapasitesinin aşılması
ve bunun sonucunda sorunların yaygınlaşması şeklinde seyredeceği ileri sürülmektedir.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ:

1. Endüstriel enerji yönetimi :

- Enerji kaybının önlenmesi,
- Geridönüşümün geliştirilip kullanımının arttırılması,
- Üretilen mallarda kullanılan enerjinin azaltılması,
- Daha az enerji kullanarak daha çok güç üretilmesi gereklidir.

2. Alternatif yakıt:

- Gaz ile çalışan araçların methanolle çalışan araçlara çevirilmesi,
- Fosil olmayan yakıt kullanan jeneratörler kullanılması (hidrojenle çalışan araçlar),
- Taşıma araçlarında solar enerjiyi kullanılması gereklidir.

3. İnsan Populasyonu ve Sivil Toplum Kuruluşları:

Bugün dünya nüfusu 7 milyara giderek yaklaşıyor ve bu büyüme oranı 1.7/yıl olarak hesaplanıyor. Nüfusun artması insan ihtiyaçlarını dolayısıyla da tüketimin artması anlamına geliyor. Dünya üzerinde insan miktarı arttıkça; giysi, otomobil, besin v.b. gibi insanoğlunun yaşamında yer alan ürünlerdeki üretim de artar ve üretim mekanizmalarında doğaya atıklar bırakılır. İşte bizim üzerinde durduğumuz konu bu atıkların sera etkisi yapan gazları içermesidir. Demek ki, sera etkisini azaltıp iklim değişikliğindeki anormallikleri bir ölçüde engelleyecek temel çözüm de nüfüs artışının kontrol altına alınmasıdır. Tabii bu gelişmemiş ülkelerde ciddi bir problemdir ve öncelikli olarak çözülmelidir. İnsanlar bu konularda bilinçlendirilmeli ve uluslararası önlemler alınmalıdır.

İnanılmaz boyutlara ulaşan teknolojik gelişmeler devletlerde de kaçınılmaz değişikliklere yol açıyor. Tabii bu gelişmelere ayak uydurmaya çalışmak beraberinde çok ciddi problemlere sebep oluyor. İşte bu noktada STK’lar katılımcı demokrasinin temelleri haline gelip, gerek küresel ısınma probleminin çözümünde olsun gerek diğer çevre sorunlarda olsun oldukça etkin bir rol üstlenebiliyor. STK’lar sivil yapılarından dolayı halka daha kolay ve doğrudan ulaşabildiklerinden, halkı küresel ısınma konusunda bilinçlendirmeli, iklim değişikliğinin sonuçlarını anlatmalı, kullandıkları mallar konusunda bilgilendirmeli, doğaya dost ürünler kullanmaları konusunda yönlendirmelidirler. STK’ların diğer önemli pozisyonu da devlet politikalarını yönlendirme gücüdür. İktidarların oy kaygıları onları halkın isteklerine yöneltir. İşte STK’lar bu kozu iyi kullanmalı, hükümete baskı unsuru olup, onları küresel ısınma konusunda yönlendirmelidirler. Hatalı gördükleri çalışmaları eleştirmeli ve tepkilerini eylemselliğe dökmelidirler.

 

 

Çevre ve Savaş

Savaş konusunda herzaman birşeyler yazılıp çiziliyor ve savaşın politik anlamından, kar kısmından, çıkarlardan, ülke sınırlarından, daha çok insan öldürebilemek ve düşman ülkeyi daha çok tahrip edebilmek için nekadar silah tüketilebileceğinden, hangi silahlara, tanklara, uçak savarlara ihtiyaç olabileceğinden bahsediliyor. Tabii bu tutum içerisine medyanın büyük bir etkisiyle sokulan insanlar savaşın en can alıcı ve önemli boyutunu gözardı ediyorlar: ÇEVRE.

İlk başta bakılınca nealakası olabilirki çevrenin savaşla denilebilir, ama birazdan vereceğim örnekleri okuyunca sizlerde savaşın önemini arttıran, yerellikten uzaklaştırıp genelleştiren şeyin ortak değerimiz olan Çevre olduğunu anlayacaksınız.

Çokta geçmişe gitmeden hemen 2. dünya savaşı geliyor aklımıza ve tabii ilk atom bombası... Japonyanın Nagazaki ve Hiroşima yerleşim yerlerine ABD tarafından atılan atom bombaları, saniyelerden daha kısa bir sürede radyoaktif serpinti kilometrelerce yol almıştı. Tam anlamıyla bir insanlık ve doğa kaybı yaşandı. 100 bine yakın insan ölmüş, milyonlarcası hatta doğmamış olanları genetik ve çevresel sorunlarla karşılaşmıştı.

Ah bir de Vietnam savaşı var tabii, Amerikan askerlerinin Vietnamlı askerleri bulabilmek için, yüz binlerce ağacı, bitkiyi tahrip etmekle ve kullandığı kimyasal maddeler nedeniyle belki yüzyıllarca sürecek toprak sorunlarına, örnek; tarım, yol açmakla direkt olarak tüm insanlığa zarar vermiştir.

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte doğaya verilen tahribatta artıyor. Yakın tarihimize baktığımızda; Çeçenistanda petrol rafinerilerine ve petrol kuyularına yapılan düşüncesizce saldırılar sonucunda su kaynaklarına karışan petrol ve zehirli atıkların oluşturduğu kirlilik, NATO uçaklarının Kosovada ‘ stratejik ‘ öneme sahip alanları ve büyük endüstri tesislerinin üzerine yaptıkları saldırılar sonucu oluşan kirliliğin Tuna nehrinden sonra Karadenize karışması geleceğimizi karartmaya çalışan zihniyeti ortaya koyuyor.

Aslında örnekleri çoğaltmak dünyanın birçok yerinde süren savaşlar nedeniyle ne yazıkki çok kolay.
Şöyle birde araştırmalara baktığımızda artık delirmemek elde değil; Birleşmiş milletler verilerine göre; son 10 yıllık savaşlarda iki milyon ‘çocuk’ölmüş, 6 milyon çocuk sakat, 12 milyon çocuk evsiz, 1 milyondan fazla çocuk anne babasız kalmıştır.

Peki, birleşmiş milletler denilen yapı bu konuda ne yapıyor? Bolbol toplanıp kararlar alıyor(!). Sizinle hemen birleşmiş milletler antlaşmasının başlangıç maddelerini paylaşmak istiyorum;
1. Barışı korumak
2. İnsan haklarına saygı
3. Bireyler ve Uluslar arası eşitlik

Buraya kadar herşey çok güzel barışı korumak, insan hakları... Ama oturup şöyle bir düşündüğümde ve sorular sorduğumda hayretler içinde kalıyorum:

- Genel olarak kimler savaşların içerisinde?
Birleşmiş milletlerin başındaki ülkeler.
- Eeee peki bunlar değilmiydi barıştan, haklardan bahsedenler?

Evet, insanın aklına beynini tırmalarcasına NEİÇİN? KİM İÇİN? Gerçekten acaba başka çare yok mu savaş dışında? Soruları geliyor. Ülke çıkarları, kazanılacak toprak, saygı(!), para, enerji kaynakları, kültür yayma amacı ve dünya hakimiyeti... Bunlar belki nedenlerden sadece birkaçı. Değer mi acaba bunlar için dünyamızı, geleceğimizi, yeni nesillerimizi yok etmeye. Eğer aranızda değer diyenler varsa sizlere hemen çok küçük bir soru sormak istiyorum: İnsanların, doğanın olmadığı bir dünyada ülke çıkarlarının, geniş toprakların, PARAnın, enerji kaynaklarının bir önemi olacak mıdır!?

Savaş ve Çevre konusunun globalliği nedeniylede savaşlardaki haklılık haksızlık çerçevesi değişi veriyor. Örnek olarak herzaman gündemde yerini koruyan ve hayatımızın olağan durumu haline gelen Irak – ABD savaşını verecek olursak; Çevreyi tüm insanlığın ortak değeri, Savaşıda tüm insanlığın ortak ayıbıdır olarak değerlendirdiğimizde. Irak ve ABD savaşında herhangi bir tarafın haklılığını savunmak geçmişlerinde yaptıkları olaylar nedeniyle saçma olur. ABD nin atom bombası, Irak’ın Halepçede yaptığı kimyasal vahşet...
Verilen örneklerden de anlaşılabileceği gibi, çevrenin savaşlar nedeniyle tahrib edildiği açıktır. Ve göz göregöre bu acı tahribat sürmektedir. Bu dünya, topraklar, enerji kaynakları, bu ekoloji, bu iklim, yedi kıta, okyanuslar, ormanlar ve aklımıza gelebilecek yer yüzündeki herşey insanlığın ortak değeridir, ve bu ortak değerlere gelecek her zararlı tutum direkt olarak insanlığa yansımaktadır, yani ne amaçla olursa olsun, doğaya, ekolojiye zarar verecek herşey aslında bize, geleceğimize ve geleceğe zarar vermektedir, buna sessiz kalamayız!

Son olarak şu soruyu sormak istiyorum;
Acaba savaş yanlısı devletler politikalarından vazgeçmek için tüm dünyanın yok olmasını bekliyorlar?

Yaşanılabilir bir dünya için; Savaşa HAYIR!